Aradığın neyse seni bekleyen de odur

Dirty Pretty Things

August 16th, 2008 Posted in Sınıfsızlar!, düşünceler | No Comments »

Burası giderek film-blog gibi bir yapıya dönüşüyor. Ama bu aralar, yaptığım en ciddi iş film izlemek. Geri kalan ise vücuttaki kas kütlesinde artış sağlamaya yönelik çalışmalar, iş-güç-enerji,…vs.

Çok uzun zamandır (Amelie’yi izlediğimden beri) izlemek istediğim bir film vardı. “Dirty Pretty Things“. Amelie’den tanıdığımız bildiğimiz sevdiğimiz Audrey Tautou’nun, Londra’da yaşayan kaçak göçmen Türk kızı “Şenay Gelik”i canladırması ilk olarak dikkatimi çekmişti. Genel konu itibariyle, İngiltere’de organ mafyasına malzeme olan, sahte pasaport veya gerekli kağıtlar karşılığında organlarını satan (ve hayatlarını hiçe sayıp tehlikeye atan) çaresiz -ve de kağıtsız- göçmenlerin yaşamına, bir Türk kızı ve Nijerya’dayken doktorluk yapan ama ülkesinden kaçmak zorunda kalıp Londra’da bir otelde gece resepsiyonistlik, gündüz de taksicilik yapan -ve asıl mesleği doktorluk- duyarlı, insancıl Okwe’nin gözünden çok çarpıcı yönleriyle ele alıyor.

İnsanların, medeniyet denilen kavramın tam göbeğindeyken medeniyetten ve de insanlıktan ne kadar da uzak olduklarına dair çarpıcı bir film.

Bu arada, yönetmeni ayrıca tebrik ediyorum. Neden ? Türk sinemasının en büyük değerlerinden Yılmaz Güney’e olan saygısını filmin bir sahnesinde izleyicilerle paylaşması sebebiyle.

Dirty Pretty Things

Boş Zaman

August 13th, 2008 Posted in düşünceler, Gezintiler | 1 Comment »

Uzun zamandır (3-4 yıldır) gerçekleştiremediğim yaz tatili denilen gerçek mi mevhum mu olduğu tartışılan kavramın gerçek olabileceğini geçen iki hafta içinde görme ve yaşama şansı buldum. Kah o sebepten kah bu sebepten sürekli ertelediğim, iş hayatının getirisi olarak kullanılması gereken izinleri harcamak, sınavdı, tezdi, hastalıktı gibi mazaretlerle 1-2 günlük zaman dilimleri halinde tükettiğimden pek fırsat olmuyordu. En sonunda toplu halde kullanma fırsatı yakaladım.

İlk haftası itibariyle, Bozcaada‘da konuşlanarak (yan etkinlikler olarak da kumsalda yatma, yemek yeme, şarap içme, üzüm yeme) geçirdim. Tatil kadrosuna katılımda bulunan bütün sevdiklerimize buradan sevgiler, selamlar…

Ada’da kaldığımız süre boyunca bizlere tüm samimiyetini gösteren ev sahibi teyzeye ve Ada içinde bizleri taşıyan İsmail Abi’ye de buradan teşekkürler…

Sonraki bir haftada Edirne il sınırları içinde ikamet ettim. Bu arada tabii Olimpiyatlar başladı. Rusya, Gürcistan’a saldırdı. Tepemizde savaş patlak verdi. Bir sürü olay oldu. Ada’dayken internet ile olan ilgim neredeyse “0″ idi. Onsuz da yaşanıyormuş :) O yüzden gelişmeleri fazla takip etme olanağım olmadı. Arada yapmak lazımmış, insanın da kendini tekrar başlatmaya ihtiyacı oluyor.

Ne izledik, ne dinledik dersek, izlediğim en ilginç film 1982 yapımı, Kurt Russell’ın başrolunde olduğu, müzikleri Ennio Morricone’ye ait “John Carpenter’s The Thing“. Başta 3. sınıf Amerikan korku filmi gibi gelse de bazı sahneleri (Bknz. kan testi) insanı germesi açısından gayet iyiydi. Kan ve şiddet ile insanı germek yerine “Acaba hangisi insan hangisi değil ?” gibi bir soru sorarak yarattığı meraktan gerilime ulaşıyor. Birçok gerilim öğesi için de bir ilk(miş). Birkaç gün sonra da Mel Gibson’ın oynadığı “The Signs” filmini izledim. İkisi arasında konu olarak bazır noktalarda benzerlik olmasına rağmen, başarı olarak bayağı fark vardı. Mel Abi’ye tavsiyem, “Lethal Weapon” serisine geri dönmesi :)

Tonight, We are speaking Metallica language

July 27th, 2008 Posted in düşünceler, Gezintiler | 3 Comments »

Ne akşamdı ama !

Ön grupları ile (sırasıyla, “The Sword”, “Pentagram -a.k.a. Mezarkabul”, “Down”) olsun, “dinozor oldular, öldüler bittiler” denilen 50′li yaşlarına dayanmış üyeleriyle Metallica efsanesi akşam Mecidiyeköy’ü, Ali Sami Yen’i salladı. Bazı tespitler var tabii ki :
- 55.000 (biletix rakamlarına göre) kişinin aynı anda “Master… Master…” diye bağırması nasıl bir olaydır ?
- Gözlerim açık gitmeyecek. Neden ? aşağıdaki parçaların hepsi canlı dinlendi.
00. extacy of gold
01. creeping death
02. for whom the bell tolls
03. ride the lightning
04. harvester of sorrow
05. welcome home (sanitarium)
06. leper messiah
07. …and justice for all
08. no remorse
09. fade to black
10. master of puppets
11. whiplash
12. nothing else matters
13. sad but true
14. one
15. enter sandman
- - - - -
16. last caress
17. motorbreath
18. seek and destroy

Metallica - Pentagram

- James Hetfield şarkı söylebildiğini hatırlamış gözüküyor. Üzerindeki ölü toprağını atmış. (”James can sing, Metallica can play ! Yeah !” diye bağırması bunun da onda bir takınıt sebebi olduğunu gösteriyor.)
- O nasıl bir ses sistemidir ki her bir “riff”i duyar, davul her vurduğunda ciğerleriniz sıkışır, nefes alamayacakmış gibi hissettirir ?
- Çok ilginç bir tespit : Adamlar son 3 albümden (Load, Re-Load, St.Anger) hiç şarkı çalmadılar. James’in dirilmesine yol açan gelişmeler dizisinin başlangıcı bu Bob Rock denilen yapımcıyla çalışmayı bırakmaları ve özlerine geç de olsa dönmelerinin sonucu galiba.
- Lars şebeklik yaptı, Kirk çok efendiydi sadece gitarını konuşturdu, Rob denilen “orangutan” basçımız Jason’un tırnağı bile olamaz işte o da nemalanıyor orada.
- Seyircinin, Metallica’dan hemen öncesinde bekleme zamanında kapalı tribünlerde meksika dalgası yapması, saha içinin de bu dalgaya karşılık vermesi artık maçlarda amigoya gerek kalmadığını gösteriyor. 50.000 kişi nasıl aynı anda aynı hareketi yapar ki ?
- Netten bulduğum birkaç fotoğraf :
Metallica - Genel
Metallica - Hetfield - Kirk
Metallica - James Hetfield
Metallica - Lars - Kirk - Rob

Gene bekleriz efendim…

Sozin’s Comet - Final Battle

July 21st, 2008 Posted in düşünceler | 2 Comments »

3 aydır ha çıktı ha çıkacak diye beklediğim Avatar’ın finali 6 bölüm bir arada geldi ve bir solukta izlendi gecenin bu vakti. Çalışılmış grafikler, ses ve müzikler, işlenen konu. Avatar’ın iyi ve kötü arasındaki seçimde iyi olmak mı kötüye benzemek mi seçimi çok iyi işlenmiş. Yapanların ellerine sağlık.

Açıkçası bitti diye üzülmedim desem yalan olur. 60 küsur bölümüyle bir çizgi filmden çok öte, günümüz dünyasındaki güç savaşlarına da zaman zaman göndermeler yapan bir yapımdı. 2010′da filmi geliyormuş ancak asla çizgi filmin vereceği tadı vermeyecektir.


Avatar Aang

Hele ki son karşılaşma sahnesine 4 elementi aynı anda büken Avatar Aang olaya son noktayı koymuştur :)

Ayrıca…

“Violence is not the best solution”

İstanbul, bisiklet, İDO, Metro,…vs

July 13th, 2008 Posted in Duyarlı Kesim, Gezintiler | 1 Comment »

Daha önce belirttim mi tam hatırlamıyorum. İstanbul’da bisiklete binmenin zorlukları ile ilgili daha önce neler yazdım, arşive bakmak lazım. Yalnız dün itibariyle yaşadıklarım artık iflah olmaz bir zihniyete ve yapıya sahip olduğumuzun göstergesi. Üyesi olduğum spor salonunun düzenlediği ada gezisine katılmak üzere cumartesi sabahı itibariyle Kabataş iskelesinde beklemeye başladım. Grubun toplanması üzerine harekete geçtik. Grupta kendi bisikletini getiren tek şahıs bendim :) İDO’ya ait deniz otobüsüne akbil ile geçiş yaparken görevli arkadaşın “yük bileti alacaksınız bey’fendi” uyarısı üzerine benden “nasıl yani” diye bir tepki geldi. (Çıkarım #1 : Bisiklet denilen “şey” bir yüktür, bireysel ulaşım aracı değildir). Bu noktada dikkatimi çeken bir ayrıntı ise yanında en büyük boyundan çekçekli bavul (ki 100 kilo ağırlık koyabilirsiniz bu bavullara) taşıyan yolcuların sorgusuz sualsiz bindirildiğini görmem oldu. Bu olayı görevli personele bildirmem, personelin beyninde kavramsal bazı karmaşaların oluşmasına sebep oldu zannımca. “yönetmelik, yük, yolcu bagajı” kelimeleri arasında almak istediğim cevabı duyamadım. Zaten ümidim de kalmadı ve 2 YTL’lik “yük ücretini” ödeyip bisikletimi de deniz otobüsüne bindirebildim.

Büyükada’da attığımız tur sonrası arkadaşlarla buluşmak için benim erkenden dönmem gerekti (Hoşgeldin Ozan). Dönüş yolunda, geliş yolunun tecrübesini kullanarak deniz yolculuğunu olaysız atlattım. Kabataş’tan finiküler ve Taksim’den de metro ile eve en hızlı şekilde ulaşmayı amaçlayarak Kabataş finikülere geldim. Daha önceki tecrübelerime dayanarak burada da “çift akbil” (bir benim için bir de bisiklet için) ile geçişi yaptım. Ve güvenlik görevlisi olan personel arkadaşla gözgöze geldik. Personel arkadaşımız bisikleti bir “şeytan icadı” gibi süzdükten sonra “Bey’fendi, bu zamanlar yoğun saatler, bisikletinizi finikülere alamayız” gibi birşey söyledi. “Pardon!!!” (Çıkarım #2 : Bisiklet çok yer kaplar, yolcuların yerlerini işgal edebilir). Zaten gergin olan sinir katsayısı ile adama bir güzel patladım. “Ben bir vatandaşım ve benim seyahat özgürlüğümü şu an engelliyorsunuz” dedim. Arkadaşımız yönetmeliklerden dem vurmaya başladı. Bunun üzerine “Getir yönetmeliği, çağır Kadir Topbaş’ı” dedim. (Bu arada arkadaş K.Topbaş’ın kim olduğunu bilmiyordu, bu bilgi eksikliğini de kın kın kınadım, insan patronunu nasıl tanımaz ???). Daha sonra geçip gitmemi işaret ederek yol verdi. Bu arada asli görevi olan çanta kontrolünü es geçti (görevi suistimal mi oluyor bu :) yok yok olmuyor… görevini yerine getirmemiş oluyor…). (Çıkarım #3 : Bisiklet, çanta içerisinde taşınabilecek her türlü maddeden daha tehlikelidir). Ve işte o yoğun(!) saatlerden bir sahne :

Yer yok!!!

Sağda görülen “yük“ümüz ve finikülerin yoğun olduğu bu saatteki sıkışık(!) hali.

Bundan 80 küsur yıl önce, bize hedef olarak gösterilen “raylı ulaşım” (demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan) fikri, soğuk savaş yıllarında “gömünist amaçlar uğruna” hizmet eden bir araç gibi gösterildi iktidarlar tarafından. Bunun yerine karayolları ve bunların araçları olan motorlu taşıtlar özendirildi. Sonuçta ise “daha fazla karayolu >>> daha fazla araba >>> daha fazla petrol ve türevi yakıtların tüketimi” zincirinin oluşmasına yol açtı, yalnız ülkemizde değil, dünyanın her bir köşesinde bu yöntem uygulandı. Zira işe yarıyordu.
Bu konuda yazılacak türlü sonuçlar var, ülke ekonomilerinin petrole bağımlı olmasından, insanların daha rahat yaşamlara alışıp hareketten kaçınmalarına kadar. Yukarıda anlattığım olaylarda bu sonuçlara sebep olan zihniyetin aynısıdır.

İstanbul’u 21. yüzyılın dünya şehri yapacağını savunan politikacılar ve onların uydurdukları yönetmelikler, 200 yıl önce bisiklete “şeytan icadı” diyen düşünce sisteminin bugünümüzdeki yansımasıdır.

Zorunlu Değişim ve Firar(i)

July 6th, 2008 Posted in düşünceler | 1 Comment »

Evet, gördüğünüz üzere wordpress’in kolaylıklarında faydalanarak arayüzde değişime gittim.

Neden ?

Bir sorun neden diye… Çekinmeyin sorun… Arayüzümü çaldılar :P hehe… Bakınız.

Arayüzümü aşıran-çorlayan-çalan-çırpan arkadaş da bu eylemin ardından Roma aktarmalı Boston’a doğru yola çıktı. Kaçtı yani :P
Şu sıralar yolculuğunun son saatleri… Kendisine iyi yolculuklar diliyoruz İstanbul’dan.
Artık oradan getirmesi olası bilimum-envai çeşit elektronik eşya ile affedilebilir… belki…

:P

Sıcaktı sıcak

July 6th, 2008 Posted in düşünceler, Duyarlı Kesim | 1 Comment »

Sıcak günler yaşıyoruz. Hem hava anlamında hem de ülkedeki gerilim adına.

Küresel ısınma ilkini tetikleyen. Karbon salınımının her geçen gün artması ve işin kötü kısmı bunu durdurmak için insanların hiçbir şey yapmaması (en azından yapanlar çoğunluk değil). Elektriği kullanımını biraz daha azaltmak (geçen gün gittiğim askerlik şubesinde -Lüzumsuz ise söndür / Güneş battıktan sonra yak- emirlerini görmek de bunu hatırlattı), kullandığımız içme suyu olsun, çeşme suyu olsun biraz daha dikkatli kullanmakla burada oluşacak bir damlanın denizlere dönüşmesi imkansız değildir. Tabii bu tasarruflu kullanım deyişim elektriğe %21 (2008 senesi başından beri %44) zam geldiğini hatırlattı. Şimdi duyar gibi oluyorum “Nükleer santral kursaydık Sinop’a, şöyle Karadeniz ormanlarının ortasına elektrik bedava olurdu”… :) Elektrik bedava olurdu da Anadolu’nun ortası teknoloji artığı pisliklerle dolar, zaten Çernobilden dolayı kırılan insanlarımızın kat be kat fazlası bu çöpler yüzünden kırılır giderdi. Hayatları başlamadan biterdi. Peki çözüm nedir ? Yenilenebilir enerji kaynakları diyeyim gerisini google’da arayın bir zahmet. Memleketimde esen rüzgarlar, doğan güneşler bir işe yarar bari…

Bir de gerilim var ülkedeki… Atatürk devrimlerinin gerçekten “travma” yarattığı grup, bu ülkenin temel taşlarına saldırmaya devam ediyor. Ama bilmiyorlar ki Bu gemiyi taşıyan direkler, yelkenler Atatürk ilke ve inkılaplarıdır (devrimleridir). Onları yıkarsan, onlara tutunmazsan ilk fırtına da alabora olur gidersin. “Tam bağımsızlık” kavramının ne olduğunu düşün(e)meyen yada işine gelmeyen insancıklar (kukla da diyebiliriz - kukla olduğunun farkında olmayan kuklalar) ellerindeki erkle, kalan son iki kaleye de amansızca saldırıyorlar. Attıkları taşın altında kalacaklar, farkında değiller. Bir de bu var… O günlerden bugünleri görebilme yeteneği

Not.1. Bazısı ise Madımak katliamını bile adı olan kendi -şu an için kanıtlanmadığı için- olmayan bir yapılanmaya yıkıyorlar ya… Pes!

Not.2. yukarıda yazılanlar yüzünden bu siteye erişim her an engellenebilir :) O zaman : “www.vtunnel.com“. Sahi youtube hala kapalı.

15 yıl önce

July 2nd, 2008 Posted in düşünceler, Duyarlı Kesim | No Comments »

sivas 932sivas 93

Ateşi cehennemde arayanlara

June 26th, 2008 Posted in Güzel Laflar | No Comments »

cehennem yerinde ateş yoktur, her insan odunu burdan götürür

Pir Sultan Abdal

Güneş ve yağmura uyandım bu sabah.

June 20th, 2008 Posted in düşünceler | No Comments »

Yaz sıcaklarının uyutmadığı bir geceydi sabahına erdiğimiz. Rahatsız bir uyuklamadan kalkmış kafamın içinde düşünceler uçuşup duruyordu. Geride bıraktığım 3 gün 3 mülakat ile geçti. Ne yaptığımın umarım farkındayımdır. “Bindik bir alamete gedeyoz kıyamete” düşüncesi ile hareket ediyorum gibime geliyor. Bunu belki daha önce de yazdım. Önümde yollar var. Açıkçası hangi yolun daha iyi olduğunu yola girmeden, orada yürümeden anlamak bu noktadan bakınca çok zor.

Yaklaşık iki haftadır her akşam spora gitmeye çalışıyorum. Uzun süre, temiz ve kaliteli yer baktım. En sonunda bulduğuma inanıyorum. Etkileri hissedilmeye başlandı bile. Omuz ve karın bölgesinde toparlanmalar göze çarpıyor. Her ne kadar arada çalışmalar sırasında yolum “Advanced” bölümündeki arkadaşlarla kesişse de yanlarında da durmamaya çalışıyorum :) Tamam söyleyeceğim… “Kardeşim ne ara nasıl yaptınız o vücudu o kasları yahu… içtiğiniz suda mı birşey var, yediğiniz yemekte mi yoksa, bir deyiverin yahu…” Neyse sakin olayım… Nazar etme Zafer, çalış senin de olur.

Firefox 3 çıkmış, biraz sorunluymuş Linux ortamında. Ama yine de daha iyisi yapılana kadar Firefox ;)