15. Cloverfield (2008)

August 29th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(15-Agustos-2010) Gene ProjectMe’nin onerdigi bir film. Genelde filmleri izlemeden once onlar hakkinda olabildigince az bilgi sahibi olarak izlemeye calisiyorum. Onyargi olusmasin diye yapiyorum bunu ancak gunumuzde yazili ve gorsel medya araclarinin bilgi bombardimanindan kacmak pek mumkun degil. Esasen mumkun de… girmeyelim simdi oraya. Bu film de en az bilgi sahibi olduklarimdan biriydi.

Filmin konusu basit. New York’a, Manhattan’a yerden cikan bir yaratik ve ufak ufak arkadaslari -yavrulari- saldirir. Konu Godzilla, King Kong,…vs bilenler icin cok klasik. Bu filmi farkli kilansa -sonucta onlardan ayrilmasi gerekiyor- filmi tamaminin amator el kamerasi ile oyuncularin birinin elinden cekilmis olmasi (dusuk butceli filmler icin kilavuz - Kameraman parasi yok, amator el kamerasi desen 1000$ en krali).

Cloverfield

Bir grup genc, arkadaslarindan birinin Japonya’daki is teklifini kabul edip NY’tan ayrilmasi sebebiyle bir veda partisi duzenlerler. Bu sirada, cok da yakin olmayan arkadas modunda ortamda bulunan bir arkadasimizdan kameramanlik yapip insanlarin cocuk hakkindaki duygularini kameraya kaydetmesi istenir (amelelik). O da kabul eder, firsat bu firsat elde kamerayla ilgi duydugu fakat yuz bulamadigi kizla da konusma ortami yaratmaya calisir. Tam partinin en hareketli yerinde, parti sahibimizin parti de bulunan kizlardan biriyle 1-2 hafta oncesinde samimiyetini arttirdigi dedikodusu yayilirken elektrikler kesilir. Gider gelir. Kamera surekli cekimdedir. Daha sonra herkes sehre dogru baktiginda, dev bir yaratigin gokdelenlerle domino tasi gibi oynadigini gorurler. Ve her tarafi bir toz bulutu kaplamisken (11 Eylul’de gercekten gorulen toz bulutunu da artik filmlere eklemeye baslamislar) sokaklara dokulurler. Ordu zaten sokaktaki yerini coktan almis sehri bosaltmaya baslamis, butun silahli gucuyle yaratigi durdurmaya calismaktadir. Filmimizin ana karakteri 4 kisi ise, partiden hisimla cikip giden arkadaslarinin telefondan gelen yardim cigligina uyup O’nu kurtarmak icin Manhattan sokaklarinda amansiz bir kosuya ve maceraya baslarlar.

Cloverfield

Birisi soylesin sunlara, el kamerasi guzel fikir de butun film boyunca sallanmasi saga sola savrulmasi, film gorece kisa olmasina ragmen rahatsiz ediyor ve film bittiginde gozleriniz ile beyniniz arasinda bir agri olusmasina sebep oluyor. Cok rahatsiz edici bir cekim teknigi. Ancak tabii ki filmin etkileyiciligini arttirmak adina dusunulmus bir fikir. Filmin basinda ve sonunda yer alan savunma bakanligina ait uyarilar, kopyalamayin, “top secret” yazilari da kameranin olaylar yatistiktan sonra bulundugunu gosteriyor. Ozellikle filmin basinda yer alan :

camera retrieved at incident site “us-447″ area formerly known as “central park”.

uyarisindaki eskiden “Central Park” olarak bilinen bolge kismi, “n’olmus ki koca parka” sorusunu sordururken filmin sonunda cevabini da veriyor.

Cloverfield

Diger begendigim yani filmin gorsel efektleriydi. Uzerinde calisilmis grafikler, sokaklar, binalar, yaratiklari tasarimi, yapilarin yikilisi,…vs. gayet guzeldi. Amerikalilarin “Gene bize saldiriyorlar, bakin butun her yer yikiliyor” histerilerine tercuman olan bir film oldugunu dusunuyorum. Uzayli kardesleriminizin dunyada sadece Amerika’ya saldirdigi onlarca filmden birisi bu acidan bakilinca.

Film bitti yazilar geciyor… bakiyoruz yapimci J.J.Abrahams. Lost adasi kadar kafana tas dussun J.J. Bu filmin devami da gelir gibi duruyor. Zira… neyse sonunu soylemeyecegim :)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Cloverfield (2008)

14. Barton Fink (1991)

August 25th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(14-Agustos-2010) Coen kardeslerin (Ethan Coen & Joel Coen) filmi dediklerinde hep durup dusunurum, “eh bir kisi bir filmi cekemiyorsun, gidiyorsun kardesini cagiriyorsun kahveden”. Bu kardeslerin 2000′li yillarda yaptiklari filmleri bayagi bayagi unlenmis durumda. Bunlar arasinda The Man Who Wasn’t There (2001), No Country for Old Men (2007), Burn After Reading (2008) sayilabilir. Tabii bu kardeslerin bir de daha onceki yapimlari var ki gelecekleri icin gayet umit verici calismalar olduklari bugun bile izleyince anlasiliyor. Barton Fink, Fargo (1996) ile beraber izlenecekler listesinde duran bir yapimdi. Izlendi.

Barton Fink

Oncelikle, cok akici bir film. Soluksuz izledim desem yeridir. Yerimden kalkmadim 2 saat boyunca. Oyle aksiyonu bol bir film degil ancak hikayesinin ilgincligi kendisini bu kadar izlenebilir yapti benim icin. Barton Fink, New York’ta tiyatro oyunlari yazan ve “gercek tiyatro”nun genel halk kitlelerine hitap etmesi gerektigini dusunen, hareketleri ve bakislari tutuk, sorunlu gibi gorunen bir yazardir. Yazdigi oyunlar seyirci tarafindan cok sevilmektedir. Ve bunun sonucunda kendisine Hollywood’tan teklif gelir. Ideallerini bir kenara birakip para icin Los Angeles’in yolunu tutar. Los Angeles’a geldiginde garip duvar kagitlari olan bir otele yerlesir. Geldigi gun yan komsusunu cok gurultu yapiyor diye resepsiyona sikayet eder. Yan komsusu, sigorta policesi satan Charlie Meadows (John Goodman) ile dostlugu da bu noktada baslar.

Barton Fink

Los Angeles’a gelme amaci olan isi icinse bir gurescinin hikayesini yazmasi istenir ki hic icinden gelen bir hikaye degildir. Film yapimcilarinin baskilarini uzerinde hissetmesi, yalnizliginin gunbegun katlanmasi yazma kisirligini arttirir. Bir sayfa bile yazamaz hale gelir. Odasinda bulunan “Sahilde guneslenen bayan” temali resimden ilham almaya calisir, beceremez. Film yapimcisi karaterimiz Ben Geisler (Tony Shalhoub) -ki kendisi severek izledigim Monk adli dizinin bas karakteri Adrian Monk’un gencligi- cekilecek film icin hikaye yazamamasini mantiksiz bulup, birkac yazarla konusmasini tavsiye eder. Ve tesadufen, idolu olan yazarla karsilasir. Ancak O’nun da alkolik oldugunu gorunce yazarin hem sekreteri hem sevgilisi olan bayanla dertlesmeye calisir. Olay bu noktadan sonra tam bir gerilim filmine donusuyor ve otelden komsusu olan Charlie’nin gercek kimligine kadar uzanan psikolojik ogelerle suslenmis bir gerilim sureci basliyor.

Barton Fink

Begenerek, can sikintisi yasamadan, uyumadan (!) izledigim harika bir yapimdi. 1991 senesinden Coen kardesler “biz guzel seyler yapacagiz yeter ki devlet bize imkan saglasin” diyerek izleyiciye goz kirpmislar. Izleyici de herhalde o yillarda gereken onemi gostermistir diye dusunuyorum.

Burada basrolu yani Barton Fink’i oynayan John Turturro ve Charlie karakterini canlandiran John Goodman oyunculuk sinavindan basariyla hatta yildizli pekiyi ile gecmisler. Hele ki John Goodman’daki sevimliligi, yuz mimiklerini kullanarak oyunculugunun zirvesine cikmasi filmin ilerleyen dakikalari icin suprizlerle dolu karakter olmasini sagliyor.

Barton Fink

Notum : 9 / 10 (Saglam film. Nokta.)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Barton Fink (1991)

13. How to Lose Friends & Alienate People (2008)

August 25th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(13-Agustos-2010) Gecenlerde bir kitap uzerine konusuyorduk. 1937 yilinda yazilmis ve gunumuze kadar gelmis ilk cok satan kitaplarindan biri “How to Win Friends and Influence People“. Hala cok sattigi ve 2009 baskisinin ortalarda dolastigini biliyorum. Adindan anladigim kadariyla kisisel gelisim konusunda yazilmis gibi duruyor. Daha okumadim, bu gidisle okunacak gibi ama. Bu kitapla ilgili yazilari okurken bu kitabin filmi oldugunu gordum… Desem yalan olur. Zira sadece isminden esinlenilmis tam ters yonde kullanilmis bir komedi filmi oldugunu gordum.

Filmin temel ozelligi temelinin Ingiliz komedisi olmasi. Monty Python’lardan asina oldugumuz absurd komedi orneklerini bolca iceren Ingiliz komedisinin son yillardaki urunlerinden biri. Filmi acilisinda “The IT Crowd“‘tan tanidigimz Jen ve Moss karakterlerinin kisa rollerde de olsa yuzlerini gormek bu filmden is cikar duygusunu pekistirdi.

How to Lose Friends & Alienate People

Londra’da kendi capinda magazinel dergi isleri yapip “selebriti” pesinde kosan Sidney Young (Simon Pegg), New York’taki Sharps isimli derginin sahibi olan kisinin dikkatini ceker ve aldigi is teklifini kabul ederek bir Ingiliz olarak Amerika’da yasamaya baslar. Karakterin karsilastigi absurdlukler ve kendi espri anlayisi cercevesinde yorumlamasi, calistigi isyerindeki arkadaslari ve komsulari arasinda aninda “loser - kaybeden” kategorisine yukselmesine sebep olur. Bu arada, isi geregi bildigi “selebriti”lerden farkli “selebriti”ler ile icli disli olmasi ve yildizi parlayan Sophie Maes (Megan Fox :) ), yeteneksiz ama “cool” gorunumlu genc yonetmen hakkinda onlari oven yazilar yazmasi istenmesi uzerine isini yapamama ve dislanma durumu ile karsi karsiya kalir. Sonunda onlardan biri olup onlar gibi davranmaya karar verir. Bu sekilde isinde hizla yukselir ama taviz verdigi etik olgularin artmasi ile ikileme suruklenir. Piyasa onu bozmustur :)

How to Lose Friends & Alienate People

Tabii ki isyerindeki arkadasi esas kiz Alison Olsen (Kirsten Dunst - Spiderman’in yavuklusu Mary Jane) de benzer deger yargilarina sahip ve cevresiyle iyi gecinmek zorunda oldugunu bilen dergi yazarimizdir. Hayali yazdigi romani bitirebilmektir. Benzer duygulara sahip olmalari tabii ki onlari birbirine yakinlastiracaktir. Ancak Sidney kardesimizin Sophie ile is icabi yakinlasmasi ve bunun pahasina degerlerini gozardi etmesi ister istemez ikilimizin arasini acar.

How to Lose Friends & Alienate People

Vay be bayagi bayagi hikaye gibi anlatiyorum ben de… spoiler filan hak getire :)

Komedi ogeleri tam olarak Ingiliz komedi yapisina uymasa da tam da bir Amerikan komedisi degil (Bir Ben Stiller komedisi degil yani :) ). Izlerken cok eglendim. Megan Fox’un havuz sahnesinin zorlama olmamasi, magazin dunyasinda dikkat cekmek icin yapilabilecek hareketlere guzel bir ornek ama kopegin hazin sonuna uzuldum, oyle her topun pesinden kosmamak lazim demek ki :)

How to Lose Friends & Alienate People

Notum : 7 / 10 (Eglenceli film. Nokta.)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : How to Lose Friends & Alienate People (2008)

12. Searching For Bobby Fischer (1993)

August 17th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(12-Agustos-2010) ProjectMe ile beraber geri dondugum satranc tahtasi manzaralari (pikselleri demek daha dogru) chess.com uzerinde devam ederken biraz bu isin pirleri nerelerde, ne yer ne icer arastirayim derken denk geldim boyle bir filmin varligina. Adindan anlasilacagi uzere gelmis gecmis en iyi satranc oyuncusu sayilan Bobby Fischer’in hayatini anlatan bir film… degil tabii ki. Tongaya dustuk tek kelime ile :)

Bobby Fischer biraz gizemli bir satranc oyuncusu, dunya sampiyonlugunu kazandiktan sonra ortadan kayboluyor. Bir sonraki sene yapilan turnuvaya gelmeyerek unvani kaybediyor. Sonra doksanlarda eski rakibine tekrar meydan okuyor tekrar dunya sampiyonu oluyor sonra tekrar kayip. Enteresan bir gelgit. Kameralari ve unu sevmedigi icin boyle yaptigi iddia ediliyor ama bu olaylarin filmimizle ilgisi filmdeki satranca yetenekli, 7 yasindaki karakterimizin film sirasinda Fischer’in goruntulerini kullanarak O’nun hayatindan ornekler vermesi ve bir yandan da kendi hayatini yasamasi.

Searching For Bobby Fischer

Bu genc arkadasimiz ise gercek bir karakter : Joshua Waitzkin. Kendi sitesi de surada. Gordugum kadariyla vakif kurmus, kitap mitap yazmis (buyuk ihtimal kisisel gelisim kitabidir zira oyle bir havasi… yazik etmis kendisine eger oyleyse… ). Konumuza donersek…

Bu afacan cocuk karakterimiz New York’ta Washington Square parkinda satranc oynayan evsizleri ve kaybedenleri (losers) izlerken onlardan biriyle oynamaya cesaret eder ve ailesini de sasirtan yetenegi ortaya cikar (Ben de her oglen goruyorum bu arkadaslari, ilginc bir sektor olusmus, cuzi miktarlar karsiliginda gelen gecenle mac yapiyorlar. Bir nevi bahis ??? ). Babasi gazetecilik gucunu kullanarak bu islerden egitim anlaminda elini etegini cekmis satranc hocasini O’nu calistirmasi icin ikna eder. Hocasi bazi noktalarda tutuculuk gosterse de O’nun bir cocuk oldugunu ve “her zaman kazanmaliyim” seklinde bir dusunce sekline biat etmesini istemez. Babasi ise basta cocugunun surekli kazanmasindan tabii ki memnundur. Ancak cocugun bilerek birkac maci kaybetmesi babasinin gercek yuzunu bir anligina bize gosterir. Cocugun degil babanin kaybetmeye tahammulu yoktur. Tabii ki Amerikan Tarzi Film Cekme kitabinin bilmem kacinci sayfasinda yazan kural geregi hatasini cok gecmeden anlayacak ve sampiyonalara hazirlanmasi icin bir baba olarak elinden geleni yapacaktir.

Searching For Bobby Fischer

Bu arada, minik kahramanimizin en cok oynamayi sevdigi arkadasi Vinnie (ki kendisi 6 yil sonra The Matrix’te Morpheus olarak karsimiza cikacak Laurence Fishburne) arkadasina her zaman agresif oynamasini tavsiye eder. Savunma yaparken bile atak oynamalisin der. Tabii ki bu asi (!) fikirler hocasinin hic hosuna gitmez. cocugu parktan uzak tutmasi icin ailesine telkinlerde bulunur.

Searching For Bobby Fischer

Genel olarak basarili bir film. Cocuk psikolojilerinin bazen buyuklerin bakis acilarindan daha tutarli oldugunu, deneyim eksikliginden kaynaklanan korkulari ve endiseleri olmasina ragmen ne kadar adil olabileceklerini gosteriyor satranci kullanarak. Satrancin sadece bir oyun olup olmadigi sorusu dramatik ve akici sahnelerle ele alinmis. Diger yandan her zaman iyi olmamanin guzel tarafinin kaybettiginde kimsenin seni sorgulamamasi olduguna belirtmisler. Diger bir deyisle, eger en iyi isen, kaybettiginde butun gozler sana cevrilir ve uzerindeki baskiyi gercekten hissedersin. Bu baskiyi dagitmak ise bir cocuk icin tahmin edilemeyecek kadar zordur. Cocuklari yaris atina cevirir durur.

Notum : 8 / 10 (Guzel film. Nokta. )

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Searching For Bobby Fischer (1993)


Searching For Bobby Fischer
“All I want to do, ever, is just play chess…” - Bobby Fischer (1943 - 2008)

11. Arkadas (1974)

August 16th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(11-Agustos-2010) Bireysel festivalimiz kapsaminda bir Turk filmi olmasi gerekiyordu. Ve en dogru secimi yaptigimi “SON” yazisini kirmizi fontlarla siyah ekran uzerinde gordugumde anladim. Film, hepimizin bildigi cakmaklarimizi yakip kollarimizi havaya kaldirarak “La la laaaa la laaaa” diye soyledigimiz, Melike Demirag’in sesiyle hayat bulmus sarkinin film muzigi oldugu, buyuk usta Yilmaz Guney yapimi “Arkadas”.

Arkadas

Adem ve Cemil, uzun yillar once ayni okulda okumus, Anadolu’da yol yapim islerinde beraber calismis iki muhendis arkadastir. Daha sonra Cemil icindeki zengin olma hirsini takip ederek insaat isine girmis, Adem ise kendini Anadolu’da yol yapimi calismalarina ve koylunun bilinclenmesine adamistir. Yillar sonra Adem, Cemil’in yazlik evine iznini kullanmak icin gelir. Geldikten sonra yazlik sitede gordugu manzaralar, insanlarin yozlasmalarinin ve curumelerinin siniri olmayacagi fikrini desteklemektedir. Arkadasinin evinde kalan, yaz tatilini geciren 18 yasindaki Melike ise eve gelen ve sessizliginde kendi sessizligini buldugunu dusundugu bu adama ilgi duymaya baslar. Fakat dunyadan bihaber olmasi, Adem’in diger tanidigi genc kizlarin “Felsefenin Temel Ilkeleri” ve Dimitrov kitaplari okurken o korku kitaplari okuyup kendince eglenmesi ve Adem’in kirk yasinda olmasi O’nu derin dusuncelere surukler. Adem icinse o kendisinin “arkadas”idir.

Adem’in sitedeki isciler ile olan dialoglari, onlarla yaptigi konusmalar site sakinleri tarafindan cok cabuk farkedilir ve sorgulanmaya baslanir. Adem’in, araba lastiklerini patlatarak icindeki kini akittigini zanneden genc Halil’le olan konusmalari da Halil’in kurtulusu ve aydinlanmasi olacaktir. Ayrica, Melike’nin de bireysel aydinlamasini baslatacak kitap (Ahmet Arif - Hasretinden Prangalar Eskittim) Adem tarafindan ilerleyen dakikalar da hediye edilir.

Karakter analizi yardimiyla toplumsal aydinlanmanin, koylu, isci ve burjuvazi siniflari arasindaki cizgilerin ve siniflarin birbirlerine olan bakis acisinin gormeyen gozler icin bu kadar net bir sekilde sinema sanatiyla ifade edilmesi Yilmaz Guney’i buyuk yapan etkenlerden biri. Diger yandan calisan kesimin ve emegin degerinin ne oldugunun somut olarak koyde suyun olmadigi yerde israrla, inatla bulunup cikarilarak koylunun kendi kendine yetmesi ile ifade edilmesi cok basariliydi. 70′li yillardan 2000′li Turkiye yillari arasinda zihniyet olarak aydinlanmadan uzaklasma ve daha da yozlasmayi, curumeyi tercih etmesi acisindan bir fark olamdigini gormek de ayri bir nokta.

- Adem : Kac yasindasin Melike ?
- Melike : 18.
- Bu gune kadar hic para kazandin mi ? Yani bir is yapip karsiliginda para aldin mi ?
- Hayir.
- Calisanlarin halinden calismayanlar anlamaz Melike ! (o kadar)

Arkadas

Film tamamen siyasi mesaj uzerine kurulu, buram buram sosyalist dusunce mesaji verdigi cok acik. Ama bunun yaninda toplumsal ahlak uzerinde yaptigi “Yarin yanagindan gayri paylasmak icin herseyi” mantigi ile arkadasinin esinin ve arkadaslarinin yakinlasmalari ve iliskileri Adem’e cok ters gelmektedir. Ahlaki degerleri sorgulamasi da filmin tuzu biberidir.

Filmi baslangicinda, bir hayat kadinin okudugu siir :

uykusuz gecelerin getirdigi cocuklar,
her zaman mavi degil,
bu gokyuzu bu deniz.
burusmus carsaflarin uzerinde,
size aci bir dunya hazirliyor anneniz.

kapanmis kapilardan,
geri donup caresiz,
hayatin ruzgarinda savrulur durursunuz.
insanligin,
kurus kurus satildigi bu devirde,
dogmayin, ne olursunuz !

Notum : 10 / 10 (Ben bu fikirlere ve anlatim sekline not verecek kapasitede degilim.. arkadas.)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Arkadas (1974)

10. Riding The Bullet (2004)

August 16th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(10-Agustos-2010) Gecen hafta Stephen King‘in 14 oykusunu bir araya getirip olusturdugu “Everything’s eventual” adli eserini okumaya basladim. Kitabin kendi yazdigi onsozunde Stephen abimiz, 2001 yilinda yazdigi ilk e-oykusu “Riding The Bullet” yapitinin nasil dogdugunu, hangi sartlarda yazildigini, yeni bir medya olan internet sayesinde de nasil yuzbinlerce okuyucuya ulastigini ve iyi para kazandigini anlatiyordu. Henuz ismi gecen hikayeye gelmemis olmama ragmen, nette oykuden yola cikilarak bir film cekildigini ogrendim. Ve tabii ki hemen indira gandi…

Riding The Bullet

Tarih yapraklari, 60′li yillarin sonlarini gostermektedir. Kafayi olumle bozmus genc ressam arkadasimiz, bu isin okulunu okumakta bir yandan da hayalinde canlandirdigi olum temasi uzerinden sanatini icra etmektedir. Kiz arkadasi buna supriz parti yapmak uzereyken, O, o sirada jiletle nasil bileklerine dalacagini dusunmektedir. Tabii son anda kiz arkadasi gelir ve ufak bir kesikle bu olayi atlatir. Kiz arkadasi dogum gunu hediyesi olarak 2 adet John Lennon konser bileti verir ve bu genc arkadasimiz da yanina 2 hippi :) arkadasini alarak Toronto’daki konsere gece yola cikmak icin karar alir ama karar aldiklari sirada calan telefon kahramanimizin annesinin acilen hastaneye kaldirildigini soylemektedir. Bu kani deli deli akan gencimiz de 200 mil otedeki anne evine gidebilmek icin otostop cekmeye baslar gece gece. Yolda arabasina bindigi 2-3 cesit insanin hepsinin olu oldugunu anlamasi ve cocukluk histerilerinin ortaya cikmasi gerilimi tetikleyen ve tuz biber eken kisimlardir. Son bindigi aractaki adamdan da hayatinin karari olacak soruya cevap vermesi gerekmektedir.

Riding The Bullet

Riding The Bullet

Riding The Bullet

Gerilim filmi diye oturdum ama bir saniye bile gerilmedim. Olacaklari da az biraz tahmin ettim. Karanlik ve olum temasi uzerinden germeye calismasi biraz siradan geldi. Diger yandan, kranlik yolda cocugun kurt ile karsilasmasi ve bogusmasi guzel cekilmis bir sahneydi. Yonetmenin hakkini yemeyelim. Ancak kitaplari filmlerinden kesinlikle daha guzel Stephen abimizin. Okumasi izlemesine gore daha zevkli kesinlikle. (Hepsi icin degil tabii, muazzam istisnalar var, Shawshank Redemption (1994) ve It (1990) !!!)

Notum : 5 / 10 (Stephen King hatrina izlenebilir. Onun disindaki hersey zaman kaybi…)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Riding The Bullet (2004)

9. Vertigo (1958)

August 12th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(09-Agustos-2010) Simdi… Bazi filmler var, boyle basina oturdugunuzda daha ilk dakikadan sizi sarar, gerer, ceker, uzatir, bir 5 dakika rahat birakir, sonra tam siz “oh cok sukur bitti” filan derken bir yumruk gibi yuzunuzun ortasina filmin adini sanini, beyninizin en uc hucrelerine de butun karelerini itinayla isler de siz hic birsey yapamazsiniz. “Vertigo” boyle bir film.

Yonetmeni, daha once meshuuuur “Kuslar” filmini izledigim gerilim ustasi asmis insan Alfred Hitchcook‘un bir diger filmi. “Psycho” vesaire var da girmeyelim simdi oraya.

Vertigo

Oncelikle gene konu, yasadigi talihsiz cati kovalamacasi sonucu yukseklik korkusu nukseden dedektifimiz emekliligini ister kafa dinlemek icin. Tam bu sirada da kolej yillarindan (universite degil kolej :P ) donem arkadasi O’nunla gorusmek ister. Dereden tepeden konusurken adam “Karimla aramiz cok iyi, ama onu izlemeni istiyorum. Karakteri bazen degisiyor ve olmus birinin hareketlerinde bulunuyor” der. Bizim dedektifimiz “ya kardesim yillar sonra karsima cikmissin, deli sacmasi seyler anlatiyorsun, git bir psikolog bul kendine” demesine ragmen konu ilgisini ceker ve kadini izlemeye baslar. Kadin, hergun duzenli olarak once bir mezarliga gidip 100 sene once olmus birinin mezarini ziyaret eder, sonra bir sanat galerisine gidip bir kadin portresinin onunde saatlerce oturur. Portredeki cicek, kolye ve sac sekli benzerlikleri tabii ki hemen dikkat ceker, son olarak da bir hotele gider. Gider ama hemen pesinden otele giren dedektifimize resepsiyonistin, kadinin o gun gelmedigini soyleyemesi dedektifimizin ruhsal halinde bunalim ve obsesifligin ortaya cikmasina neden olacak olaylar silsilesinin ilk halkasini olusturur.

Vertigo

Vertigo

Simdi filmi izlerken, ruhlar, mezarlar,…vs olayina girince dedim “bu Alfred hocamiza yakismiyor, O boyle seylere ihtiyac duymaz ilginc bir film olmus”. Tabii ki yanildigimi ve hikayenin nasil da gizemli bir sekilde filmin son anlarina kadar devam ettigini gordum. Gene sahne, isik ve karakterlerin yuz ifadeleri ile nasil bunyeyi gerdigini bir kere daha gordum. Gerilimi arttiran diger buyuk unsur da keman agirlikli olan filmin muzikleri, olmazsa olmazi…

Bu arada filmin uyarlandigi hikayenin (D’entre les morts) Alfred hocamiz icin ozel olarak yazildigini, bir nevi siparis olarak adrese teslim edildigini, wikipedia‘dan ogrendim. Yonetmen de kendisine gonderilen muz ortayi muhtesem bir vole ile sonlandirmis. Bu filmi izleyince kendisine olan saygim bir 5-10 kat daha artti. Insanlarin nasil gerilecegini cok iyi cozumlemis kesinlikle. Bunu da cekim teknigi dahilince muhtesem bir sekilde beyaz perdeye aktarmis.

Vertigo

Kesinlikle izlenmeli. Anket yapcak olursak izledigim en iyi 10 film arasinda zirveye oynamakta.

Notum : 10/10 (Hocamiza not vermek haddime degil o yuzden bir karsilastirilmaya tabii tutamiyorum)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Vertigo (1958)

8. Iron Maiden: Flight 666 (2009)

August 9th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(08-Agustos-2010) Oyle bir muzik grubu dusunun ki dunyanin dort bir kosesinde kendilerine sadik yuzbinlerce, milyonlarca hayran topluyor. Ve tur zamani geldiginde kendilerine bir ucak (Ed Force One) kiralayip disini ve icini kendilerine gore duzenledikten sonra hayranlarini teker teker ulkerinde ziyaret edip onlarin hafizalarinda unutulmayacak anlar birakiyorlar.

Kim bu adamlar ? Tabii ki Iron Maiden.

Flight 666

2008 yilinda ciktiklari “Somewhere In Time” dunya turnesine yukarida bahsettigim ucak ve pilot olarak da solistleri Bruce Dickinson ile (evet evet pilottur kendisi) cikarlar. Cikarlarken de yanlarina “Metal: A Headbanger’s Journey (2005)” belgeselinin yonetmeni, yapimcisi, herseyi Sam Dunn‘i alirlar. Hindistan’dan baslayan tur, Malezya, Avustralya, Japonya, Amerika derken Kosta Rika’ya kadar gelirler.

Flight 666

Belgesel formatindaki bu filmde bulunan ve Kosta Rika’daki konsere ve oncesine ait goruntuler, fanlarla yapilan roportajlar gercekten gorulmeye deger. Ozellikle Guney Amerika ulkelerideki dinleyici kitlesinin ne kadar coskulu oldugunu gormek gayet heyecan verici. Tabii ki 1985′teki (ben 4 yasinda ya var ya yokum) “Rock In Rio” konserine yapilan gondermeler iyi yakalanmis ve derlenmis. Gencligini Maiden dinlemeye adamis insanlarin cocuk gibi aglamasi, mutluluk goz yaslari icinde kalmasi, bunlar bircok sanatcinin hayatinda tanik olamayacagi goruntuler. Bunlari yakalayan yonetmen arkadasi da tebrik etmek lazim. El emegi goz nuru calismalar.

Flight 666

Notum : 9 / 10 (Bir belgesel olarak deginilmesi gereken bircok noktaya deginmisler, gruptan cok insanlarin ve ulkelerin gosterilmesi, dinleyicilerin ne cefakarliklarla oraya geldiklerini ve grubun da bunu bildigini saygi duydugunu gostermesi acisindan harika bir calisma)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Iron Maiden: Flight 666 (2009)

7. Peng shi zhi sang jin tian liang (2001)

August 9th, 2010 Posted in Film | 1 Comment »

(07-Agustos-2010) Kofteci arkadasimizin onermesi uzerine indirip izlemeye karar verdigim bir film gene. Yalniz, filmin koftecinin anlattigi konuyla paralel gelismemesi icime bir kurt dusurse de sonuna kadar izledim. O kurda da gelecegiz… Hayatimda gordugum en rezil filmlerden biriydi. Ne yazsam bilemiyorum. Yani anlatacak kelime yok.

Hong-Kong yapimi oldugunu dusunuyorum. Uzakdoguda bir ulkede kendi capinda beyaz kadin ticareti yapan bir kadin saticisinin (ne bicim kelime bu yaw) iki adet psikopat adami ve karisiyla beraber, yaninda calisan kadinlardan birini eve kapatip akil almaz iskenceler yapmasini anlatan igrenc bir film. Manyaklik, sadistlik, uyusturucu, …vs ne ararsaniz var. Manyaklar…

Notum : not mot yok… gidin bir cay koyun boyle filmler cekeceginize diyorum. Zaten uzakdogudan cikiyor hep boyle psikopatlar, animesiydi zartiydi zurtuydu gece sinir ettiler yahu.

Izlemeyin…

Ama isin komik tarafi, (icimize dusen kurt) filmin ingilizce adinin “Human Pork Chop” olmasi. Koftecinin dedigi ise 1993 yapimi olan “Human Pork Chop (1993)“. Hay ben boyle karisikligi… Sanki isim kitligi var filmlere. Cok sinirliyim sozluk cok… Neyse ki siradaki film butun stresi alip goturecek ;)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : Peng shi zhi sang jin tian liang (2001)

6. 12 Angry Men (1957)

August 8th, 2010 Posted in Film | No Comments »

(06-Agustos-2010) Gene eskilerden bir film, gene siyah-beyaz. Bir sekilde duydugum ve listeye ekledigim bir yapimdi. Tesaduf eseri de gecen hafta mahkeme jurileri hakkinda bir dialog icinde bulununca “tamamdir, zamani gelmis” dedim.

12 Angry Men

Gene kisaca konu. Babasini oldurmek ile suclanan gocmen bir cocugun mahkemesindeki 12 adet juri uyesi kararlarini belirlemek icin mahkemenin hemen yanindaki odada toplanirlar. 12 farkli kisiligi barindiran bu grup ilk oylamasini yapar. Juri uyelerinden biri disinda hepsi cocugun suclu oldugu yonunde oy kullanir, bazilari ise karardan o kadar emindir ki 5 dakikada isi bitirip beyzbol macina gitmek icin sabirsizlanmaktadir. Ancak, juri uyelerinden biri (8 numara - Henry Fonda) “Nasil bu kadar emin olabilirsiniz, ya suclu degilse” diye insanlarin iclerine kurt dusurur. Dusurmekle kalmaz, mahkemede sunulan kesin delillerin aciklarini yakalayarak diger juri uyelerinin verdikleri karari bir kez daha dusunmeleri ve sorgulamalari gerektigini ogretir. Evet tek kelimeyle, ogretiyor. Yanitlardan tatmin olmadiklari surece soru sormalari gerektigini tek tek ogretiyor.

12 Angry Men

Eski filmlerin en guzel ozellikleri, efektti hileydi oydu buydu olmadan izleyiciye anlatmak istedikleri dusunceleri en basit formatta verebilmeleri. Bu film de bu basitligi muhtesem yakaliyor. Sadece bir oda. 12 kisi. Kadin oyuncu yok ( :) ). Ve sadece konusmalar, tartismalar, akil yurutmeler. Gecenlerde Cube filminden bahsedip dialoglarin zayifligindan bahsetmistim. Esasen iki film de dar mekanlarda gecmeleri sebebiyle benzerlik gosteriyor. Ancak sadece bu noktada benziyorlar. Karakterlerin konusmalari konunun yonunu etkileyip filme yon veriyor. Kisilerin karakterlerini konusmalarina yansitmalari, jestleri ile kendilerin ifade etmeleri onlarin dava konusunda bambaska noktalari gormelerini sagliyor.

12 Angry Men

Kesinlikle klasik kelimesini sonuna kadar hakeden bir yapim. Gunumuzun goz yanilmasi dolu 3-boyutlu filmelerinde piksel piksel calisilan sanat eseri goruntulerinden cok, var olan bir olayi olabilecek sekilde anlatmasi ve kurguyu tamamen akil yurutmeler uzerine kurmasiyla benim begenimi fazlasiyla kazandi. Zaten ne varsa bu eskilerde var diyerek de noktayi koyayim.

Muazzam film diyorum :)

Notum : 9 / 10 (Niye 10 vermezsin be adam…)

Google a uzanmaya usenenler icin :
IMDb linki : 12 Angry Men (1957)