Medüza - Edip Cansever

March 8th, 2010 Posted in şiir | No Comments »

Derin, sessiz, iyi, böylece
Güz, ölülerini bırakan kuşlar
Yer kalmadı acıya ülkemizde
Derin, sessiz, iyi böylece
Gün ortası alacakaranlık bakışlar

Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz
Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün medüzalar
Aşar söylediklerimizi çeker gideriz
Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz
Kıyısında camların bozbulanık rakılar

Çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
Sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler.

Edip Cansever

Kahvaltı

February 22nd, 2010 Posted in düşünceler, Duyarlı Kesim | No Comments »

Başbakanımız geçen cumartesi günü Dolmabahçe’de 50 civarındaki sanatçıdan(!) ülkenin kronikleşmiş sorunlarından bahsedip, fikirlerini beyan etmeleri yoluyla yardım istemiş. Bu etkinliğin o an bisiklet ile Ortaköy’den Kabataş’a geçen bendenizi etkileyen yönü, 3 yada 4 kırmızı ışık boyunca trafiğin kapatılması, sinirli korna sesleri,…vs idi. Gelecekteki etkilerini zaten hep beraber göreceğiz.

Yukarıda dikkat edildiyse, sanatçı ibaresinin yanına bir ünlem ifadesi yerleştirdim. Nedenine gelince, kahvaltıya çağrılan sanatçıların listesini verip durumu açıklamaya çalışacağım :

İbrahim Tatlıses, Emel Sayın, Nuri Sesigüzel, Orhan Gencebay, Mustafa Sandal, Yavuz Bingöl, Arif Sağ, Neşet Ertaş, Davut Güloğlu, Kıraç, Kubat, Fatih Kısaparmak, Kenan Doğulu, Orhan Hakalmaz, Ferdi Tayfur, Funda Arar, İzzet Yıldızhan, Özdemir Erdoğan, Fuat Güner, Özkan Uğur, Alişan, Ferhat Göçer, Rojin, Aynur, Gülay, Hüseyin Turan, Murat Göğebakan, Mustafa Sağyaşar, Samsun Demir, Bülent Ersoy, Manga, Muazzez Ersoy, Feryal Öney, Teoman, Ali Rıza Binboğa, Safiye Soyman, Ahmet Koç, Garo Mafyan, Bülent Forta, Onur Akın, Nükhet Duru, Sinan Özen, Demir Demirkan, Demet Akalın, Zerrin Özer, Kayahan, Nilüfer, Sertab Erener, Işın Karaca, Bülent Ortaçgil, Seda Sayan, Bedia Akartürk, Emel Müftüoğlu, Nihat Doğan, Erol Evgin, Zekai Tunca, Cengiz Kurtoğlu, Hakan Peker, Ali Kocatepe, İskender Ulus, Cengiz Erdem ve Şahin Özer.

Bu listede Türkiye’nin fikir yaşamına çok büyük katkıları olan ve kitleleri ciddi anlamda etkileyen, iki jambon, bir rafadan yumurtaya fikirlerini çarçur etmeyecek değerli sanatçıların olduğunu öncelikle belirteyim. Fakat görünen o ki; magazin programlarında haftada bir değiştirdikleri sevgilileri ile Ortaköy, Etiler barlarında “düşünsel, felsefik, sosyal, ekonomik” tespitler yapıp yanlış gördükleri noktalar üzerine sanatçı duyarlılığı ile eğilen kişiler de bu listede her nasılsa yer bulmuşlardır. Açıkçası ben Sivas katliamından sağ kurtulan Arif Sağ’ın Demet Akalın ile birlikte bu toplantıda fikirlerini Başbakan’a ifade edip anlatabileceğine inanmadım, inanmıyorum da.

Diğer yandan, dikkatimi çeken diğer bir nokta da, “sanatçı” kimliği ile çağrılan hemen herkesin “şarkıcı” ve “türkücü” kadrosundan olduklarıdır. İşin belki de en acı tarafı bu. Ufak bir hatırlatma…

birinci sanat : resim ve heykel
ikinci sanat : müzik
üçüncü sanat : tiyatro
dördüncü sanat : dans
beşinci sanat : edebiyat
altıncı sanat : yapı
yedinci sanat : sinema

Yani bu güzel ülkemizde, bu toplantıya çağrılmaya değer ne bir ressamımız, ne bir heykeltraşımız, ne bir tiyatrocumuz, ne bir dansçımız, ne bir edebiyatçımız, ne bir mimarımız ne de bir sinemacımız var. (”Yalnız ve güzel ülkesini” Cannes’da unutmayan Nuri Bilge Ceylan ve daha bu haftasonu Berlin Film Festivalinde “Altın Ayı” ödülünü alan Semih Kaplanoğlu)…

Diyebilirsiniz ki sadece şarkıcı, türkücü ve yapımcılar çağrıldı. Ee o zaman “sanatçılara kahvaltı verildi” manşetleri ne oluyor ?

Sanatçı olabilmek için aydın olmak zorunluluğunun olduğu 90′lı yılların ortasında televolelere prim vererek unutturuldu galiba.

Tanios Kayası

February 14th, 2010 Posted in düşünceler, Alıntılar | No Comments »

Amin Maalouf’un okuduğum ikinci kitabı. Onca zaman anca sıra geldi. Genel itibariyle yazarın karakteristiğini barındıran, “Doğu’nun Limanları”na göre kurgu ve karakterler açısından biraz daha zayıf, ancak anlatım ve anlatıcılık bakımından tarihsel ve masalsı kelimelerini harmanlayan bir yapıt.

…adı önceden koymak bir oğlan doğacağını, doğumun da sağ salim olacağını varsaymak demekti, henüz bahşedilmemiş olanı edinilmiş kabul etmek gibi bir şeydi bu ve Tanrı böyle bir kendini beğenmişlikten pek hoşlanmazdı…

Eğer önündeki kapılar bir daha yüzüne kapanacak olursa, hayatının sona ermediğini düşün. Sona eren şey yalnızca hayatlarının birincisidir ve diğeri başlamak üzere sabırsızlanmaktadır. O zaman bir gemiye bin, seni bekleyen bir kent vardır.

Dudaklarımız birbirine dokundu ve ayrıldı,
Sanki kendi mutluluğumuzu tüketmiş de, başkalarınınkini ezmekten korkuyormuşuz gibi,
Masum muydunuz? Masumluk neyi önler?
Yaradan bile keyfimiz için kuzuları boğazlamamızı söylüyor,
Ama asla kurtları değil…


…genel olarak, hukuka dayalı bir toplumda ayrıcalıkların utanç verici olduğunu, tersine, keyfiyetin hüküm sürdüğü bir toplumda ise ayrıcalıkların kimi zaman despotluğa engel olduğunu, böylece, paradoksal olarak, adalet ve hakkaniyetin teminatı olduğunu anlattım.

Sırtımda, hemen dağ! Dibimde, gün batımında çakalların sesi duyulan vadi! Orada, uzaklarda denizi görüyorum, daracık denizimi, ufka doğru dar ve uzun bir yol gibi uzanan denizi!

Cosmis Code Breaker

January 9th, 2010 Posted in düşünceler, Duyarlı Kesim | No Comments »

Erken kalkmaya alışmış bünyeye cumartesi sabahları da söz geçirmek çok zor oluyor.

Biraz önce yine böyle erken kalkmış, kitap ve televizyon arasında gidip gelen bakışlarım, uydudaki Japon devlet televizyonu olan NHK’nin dünya üzerine yayın yapan kanalı “NHK World” kanalına takıldı. Küçük yaştaki çocuklara asal sayıların ne olduğunu anlatan bir öğretmen vardı. Asal sayı deyince ben bütün konsantrasyonumu buraya yönelttim. İyi ki de öyle yapmışım :)

Euler‘in asal sayılar üzerine yaptığı çalışmalar ve bunu evrensel kavramlarla bir düzene oturtma çabalarının anlatıldığı başlarda bu çalışmaların sonucu olarak Euler’in asal sayılardan oluşan bir dizi toplamının sonucunda “evrendeki en güzel şekil” olan çembere ulaşması gösterildi. Bu aşamadan sonra, bayrağı devralan Riemann adlı matematikçinin geliştirdiği “Riemann Zeta Function” ile asal sayıların görünme sıklığının rastgele mi yoksa belli bir düzen içinde mi gerçekleştiği konusunda bilgi verildi. Tabii bu konular tartışılırken bu konuları Paris, Princeton, Göttingen gibi üniversitelere gidip John Nash başta olmak üzere bilim tarihinin yaşayan efsaneleri ile birebir görüşme yaparak anlatmaları bu belgeselin çekim sürecinde ne kadar ciddi çalışıldığını da ortaya koymakta. Diğer yandan anlatımlar sırasında kullanılan animasyon ve grafikler de bu ciddiyetin diğer bir göstergesiydi.

Cosmic Code Breakers
Belgesel’den bir kare : Euler, asal sayıalrın görünme sıklığını her asal sayıda bir basamak yukarı çıkarak açıklamaya çalışıyor.

Diğer ilgimi çeken bir nokta ise, bir fizik profesörünün farkettiği üzere “Riemann Zeta Fonksiyon dağılımı” formülünün tamamen bambaşka bir dünya olan fizik dünyasında, atomların enerji seviyelerinin dağılımlarını veren formül ile birebir aynı olmasıydı. Bu da Euler’in zamanında istediği asal sayılar ile evrensel gerçekleri bağdaştırma düşüncesi için atılmış çok önemli bir adım.

Belgeselin sonlarına doğru, “Verisign” adlı bilgi güvenliği şirketine gidip kredi kartları için en büyük asal sayılardan şifreleme yapabilen “supercomputer” ın sistem odasında gösterilmesi de asal sayıların günlük hayatımızda ne kadar bizle içiçe olduğu gösteriyordu.

Kısaca diyebilirim ki asal sayılar hakkında izlediğim en yalın, en dolu ve en anlaşılır belgeseldi.

Japonlar yapmış…

IMDB Linki : “NHK supesharu” Mashô no nanmon: The Cosmic Code Breakers - Rîman yosô tensai tachi no tatakai (2009)
Diğer bir link : Cosmic Code Breaker: The Secrets of Prime Numbers

Not : Buradan yapılabilecek bir başka çıkarım da bilimin devlet politikası içinde yerdeğişmez bir noktada olması gerektiğidir. Halkın vergileri ile ayakta duran devlet televizyonumuz TRT, şarlatanların yaptığı filmlerden kes-yapıştır ile bilimsel eksenden uzak, siyasi ve dinsel temeller üzerine kurulu “Darwin’i bitiren balık” gibi hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen (yada bilinen) haberler yapmaya devam etsin…

Atlas vacui

January 2nd, 2010 Posted in düşünceler, Alıntılar | No Comments »

İlk nereden duydum bilmiyorum “Puslu Kıtalar Atlası” kitabını. Muhtemelen net denilen bu alemin derinliklerinde bir yerde okudum ilk. Kitabın ismini ilk kez duyduğum gibi adını ilk kez bu kitapla duyduğum yazarı İhsan Oktay Anar‘ı da bu kitap için yaptığım ufak araştırma sayesinde daha iyi tanıdım. Ve bu aşamadan sonra senenin son günlerine doğru kitabı edinme şansı buldum. İki gün önce kitabın kapağını açtığımda nereden bilebilirdim ki bu elimdeki 230 küsur sayfalık eser beni başka başka alemlere sürükleyecek ve başucu kitaplar listemde hakettiği yeri geç de olsa alacak.

Bir kısım tahmine göre 1680 yıllarında Konstantiniye şehrinde geçen masalımsı hikayeler eşliğinde fantastik ve akıcı bir kurgunun anlatıldığı kitap, ana karakter Bünyamin ve bilmenin dünya üzerindeki en kıymetli şey olduğunu öğrendiği babası Uzun İhsan Efendi’nin çevresinde gerçekleşen masallar ve yan karakterlerin inanılmaz detaylı masalımsı yaşantılarının hayalle gerçek arasında gidip geldiği bir roman.

Türk edebiyatının “Yüzüklerin Efendisi” tanımını okudum. Biraz abartılı bulanlar olabilir. Ancak sizi bir anda saran, içine çeken, hiçbir satırında aksamayan, bütün parçaların romanın son sayfalarında teker teker yerlerine oturduğu kurgusunun kaynağı olan düşgücünün harikalığı bence bu tanımı destekliyor.

Diğer yandan, kitabın sayfa sayısının bir roman için ortalama civarında olduğu düşünülürse bu kadar çok olayın, masalların (özellikle en beğendiğim olan : atılan zarların sürekli sebayı dü geldiği kumarbazlar kentinin uğursuzluğunun kalkması için dünyanın en şanssız insanının bulunup 66 kere zar attırılıp üstüne çıkan rakamların ebced hesabında karşılık geldiği cümlenin söylenmesi :) -spoiler mı diyor siz gençler buna :D - ), karakterlerin hikayelerinin, nesnelerin (sadece Pi sayısının 666 rakamını ezbere bilen biri tarafından çalıştırılabilen zamanın 666 karakterli kripto makinesinin tarifi), boşluk ve sonsuz hız kavramlarının detaylarının bu kadar sayfa içerisinde anlatılabilmesi bence yazarın kelimeler ile oynama ve en az yer ile en çok şeyi sıkmadan akıcı bir şekilde anlatabilme yeteneğinin ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor.

Kitabın felsefi tarafına gelirsek ( feylosofumdur :P ) karakterlerin hemen hemen hepsinin bilgiye ve bilmeye verdikleri önem (*), ve Rendekar’ın (René Descartes) “düşünüyorum öyleyse varım” fikrine getirdiği farklı bakış açısı ile felsefi anlamda da çıkarımların yapılabildiği bir eser.

Bundan sonra Galata, Karaköy ve Tophane civarında yürüdüğümde, o ara sokaklara girip çıktığımda gözlerim yeniçerilerin takıldığı meyhaneleri, kulamparacıları, artık tamamen başka bir gözle bakabileceğim dilencileri ve onların loncalarını zihnimde canlandırmaya çalışacağım. Bunda da çok zorlanacağımı zannetmiyor ;)

Ve tabii ki yıldırımları ile beraber gezen Dertli’nin oralarda olup olmadığını merak ederek…

(*) 1. “…Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü o’nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye calıştım. bu yeterince cesur olamadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma…”

2. “…Bilme tutkusu insanları nasıl bir sona sürüklüyor. Görmek, duymak, bilmek ve öğrenmek isteyen şu zavallı cerraha gösterilmeyen saygı, sadece karanlığı, soğuğu ve sessizliği algılayan ve hiçliği bilen bir cesede gösteriliyor. Onu katleden insanlar evlerine döndüklerinde belki de çocuklarına Kubelik’in acı sonunu ibretle anlatacaklar ve bilginin tehlikelerini birer birer sayacaklar…”

3. “…Hazine odasındaki paraları yağma eden şu zavallılara bak. eğer kitaplıklardaki ciltler dolusu bilgiyi kullanabilecek durumda olsalar, talan ettikleri paranın on katını, belki de yüz katını elde edebileceklerini bilmiyorlar…”

Mutluluğun Resmi

December 30th, 2009 Posted in düşünceler, Duyarlı Kesim, Alıntılar | No Comments »

Birkaç gün önce, Dianne Dengel‘e ait aşağıdaki resmin 1000 parçalık yapbozunu yapmaya başladım. Bir yandan da kutunun üzerinde yazan “Mutluluğun Resmi” ibaresine takıldım. Bilindiği üzere Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ya ithafen yazdığı bu başlıkta bir şiir var. Ve gördüğüm kadarıyla birçok insan bu resmin Abidin Dino’ya ait olduğunu düşünüyor. Oysa görünen o ki gerçek bu şekilde değil :)

Happiness

Resim 1939 doğumlu afro-amerikan ressam Dianne Dengel’e ait. Resmin adı da “Home Sweet Home” (eğer sitesinin anasayfasına böyle bir isim vermediyse).

Diğer yandan, Nazım’ın Abidin Dino’ya yazdığı şiiri de paylaşayım ve ustaları da anmış olayım :

Mutluluğun Resmi

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?

Nazım Hikmet Ran

Bunun üzerine zannedildiğini tersine Abidin Dino, Nazım’a resimle değil bir şiirle cevap vermiştir :

Mutlulugun Resmi

Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
Ayağında Varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler…
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.

işte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya…

Abidin Dino

Ey mesai insanları!

December 28th, 2009 Posted in düşünceler | No Comments »

Sizler ofislerinizde bilgisayarlarınız başında omurganızı şekilden şekile sokup stresin elinde oyuncak olurken… alnınızdan süzülen ter damlaları kaşlarınıza ulaşırken… bazı insanlar, Rumelihisarı’nda boğaza karşı kıtlama çay içip, rafadan yumurtalarının kabuklarını pıt pıt diye kırıp üstüne bir de sucuklu yumurtalarına ekmek banıyorlar.

Ben bunu gördüm arkadaş… İsyanım dağlara…

:)

Telefon

December 6th, 2009 Posted in düşünceler, Duyarlı Kesim | No Comments »

Dünyanın her köşesinde, dumanla yapılanından, eğitimli posta güvercinlerinin kullananına kadar çok çeşitli ilkel iletişim aracını saymak mümkündür. İnsanlık tarihinin en ilkel dönemlerinden beri süregelen iletişim içerisinden olma isteği, kimi noktada da gerekliliği, teknolojinin de yardımıyla son on yılda çok hızlı bir gelişme süreci içerisine girdi. (Ancak görünen o ki güvercinler hala teknolojiye kafa tutabiliyorlar :)SA pigeon ‘faster than broadband’“). Bu gelişme süreci içerisinde öne çıkan cihaz Graham Bell’in naif duygularla icat ettiği telefon.

Çocukluğunu 80′li yıllarda yaşamış benim gibiler için bu cihazın gösterdiği gelişimi birebir yaşayarak görmek büyük bir deneyim olsa gerek. Diğer yandan, gelişimin durmadığı bu zamanda bile hala eski tarz sürümlerini görmek, onlarla iletişmek(!) çok keyifli. Evimizin her köşesine taşıyabildiğimiz telsiz telefonların yanında bu eski tarz cihazlar görmek beni çok etkiliyor. Bir tane bulursam şöyle kırmızısından şahane olur hatta kendimi Amerikan başkanı gibi bile hissedebilirim (- Sayın Başkan, kırmızı hattan arıyorlar. -kim unutabilir bu replikleri :) -)

REd Line

Tabii ki teknolojinin gelişiminin ve insandaki daha iyisine sahip olma arzusunun sonu olmadığı için insanoğlu dünyayı bir telefon çöplüğüne çevirmekte bir zarar görmüyor (Daha gelişmiş teknoloji kirlilği için bakalım : E-waste).

Nasıl zıpladık konudan konuya… Telefon dedik çevre kirliliğine geldik… Konunun özü, seviyoruz seni devasa telefon… Kalbimizdeki yerin apayrı.

Not. Bu arada Matrix üçlemelerinde de genelde Bu telefonların siyah ve tuşlu olanı kullanılmaktaydı. Saygılarımızla…

Black Line

Academia vs. Business

November 25th, 2009 Posted in Alıntılar | No Comments »



Academia vs Business


Academia vs. Business

Kırık şemsiyeler kenti

November 1st, 2009 Posted in düşünceler | No Comments »

Dün sabah itibariyle başlayan yağmur kenti tek kelimeyle esir aldı. Ne sağanak ne çiseleme şeklinde 24 saati aşkın bir süre devam etti.

Bu şehirde yağmur yağdığını anlamanız için yerlerin ıslanması, yolların oluk oluk sularla dolması dışında farkedebileceğiniz diğer büyük etken ise nereden çıktığını anlayamadığınız şemsiye satıcıları. Yağmur damlalarının tek tük düşmeye başladığı ilk anlarda birden köşe başlarında biten seyyar satıcılardır. Özellikle bir yaz yağmuruna tanık oluyorsanız bu kişiler sıcaktan bunalan insanlar için buz dolu kovalarda pet şişe su satarken bir anda nasıl şemsiye satmaya başladıklarını çözmek bayağı zor. Özellikle, son dönem sokak modası(!) gereğince şeffaf ve klasiğe hitap eden renkli kullan-at mantığında yapılmış bu şemsiyeleri 5 liraya -hatta pazarlık edilirse daha bile ucuza- edinmek mümkün. Yalnız özellikle kuvvetli bir rüzgar varsa bu şemsiyelerin ömrü çok da uzun olmuyor maalesef. Ve rüzgarın haşin nefesine dayanamayan bu narin yağmur kalkanları kentin olur olmadık köşelerine atılabiliyorlar.

Ama hayat kurtarıyorlar mı ? Kesinlikle !


Şemsiye 1

Şemsiye 2