July 13th, 2008 Posted in Duyarlı Kesim, Gezintiler | 1 Comment »
Daha önce belirttim mi tam hatırlamıyorum. İstanbul’da bisiklete binmenin zorlukları ile ilgili daha önce neler yazdım, arşive bakmak lazım. Yalnız dün itibariyle yaşadıklarım artık iflah olmaz bir zihniyete ve yapıya sahip olduğumuzun göstergesi. Üyesi olduğum spor salonunun düzenlediği ada gezisine katılmak üzere cumartesi sabahı itibariyle Kabataş iskelesinde beklemeye başladım. Grubun toplanması üzerine harekete geçtik. Grupta kendi bisikletini getiren tek şahıs bendim
İDO’ya ait deniz otobüsüne akbil ile geçiş yaparken görevli arkadaşın “yük bileti alacaksınız bey’fendi” uyarısı üzerine benden “nasıl yani” diye bir tepki geldi. (Çıkarım #1 : Bisiklet denilen “şey” bir yüktür, bireysel ulaşım aracı değildir). Bu noktada dikkatimi çeken bir ayrıntı ise yanında en büyük boyundan çekçekli bavul (ki 100 kilo ağırlık koyabilirsiniz bu bavullara) taşıyan yolcuların sorgusuz sualsiz bindirildiğini görmem oldu. Bu olayı görevli personele bildirmem, personelin beyninde kavramsal bazı karmaşaların oluşmasına sebep oldu zannımca. “yönetmelik, yük, yolcu bagajı” kelimeleri arasında almak istediğim cevabı duyamadım. Zaten ümidim de kalmadı ve 2 YTL’lik “yük ücretini” ödeyip bisikletimi de deniz otobüsüne bindirebildim.
Büyükada’da attığımız tur sonrası arkadaşlarla buluşmak için benim erkenden dönmem gerekti (Hoşgeldin Ozan). Dönüş yolunda, geliş yolunun tecrübesini kullanarak deniz yolculuğunu olaysız atlattım. Kabataş’tan finiküler ve Taksim’den de metro ile eve en hızlı şekilde ulaşmayı amaçlayarak Kabataş finikülere geldim. Daha önceki tecrübelerime dayanarak burada da “çift akbil” (bir benim için bir de bisiklet için) ile geçişi yaptım. Ve güvenlik görevlisi olan personel arkadaşla gözgöze geldik. Personel arkadaşımız bisikleti bir “şeytan icadı” gibi süzdükten sonra “Bey’fendi, bu zamanlar yoğun saatler, bisikletinizi finikülere alamayız” gibi birşey söyledi. “Pardon!!!” (Çıkarım #2 : Bisiklet çok yer kaplar, yolcuların yerlerini işgal edebilir). Zaten gergin olan sinir katsayısı ile adama bir güzel patladım. “Ben bir vatandaşım ve benim seyahat özgürlüğümü şu an engelliyorsunuz” dedim. Arkadaşımız yönetmeliklerden dem vurmaya başladı. Bunun üzerine “Getir yönetmeliği, çağır Kadir Topbaş’ı” dedim. (Bu arada arkadaş K.Topbaş’ın kim olduğunu bilmiyordu, bu bilgi eksikliğini de kın kın kınadım, insan patronunu nasıl tanımaz ???). Daha sonra geçip gitmemi işaret ederek yol verdi. Bu arada asli görevi olan çanta kontrolünü es geçti (görevi suistimal mi oluyor bu
yok yok olmuyor… görevini yerine getirmemiş oluyor…). (Çıkarım #3 : Bisiklet, çanta içerisinde taşınabilecek her türlü maddeden daha tehlikelidir). Ve işte o yoğun(!) saatlerden bir sahne :
Sağda görülen “yük“ümüz ve finikülerin yoğun olduğu bu saatteki sıkışık(!) hali.
Bundan 80 küsur yıl önce, bize hedef olarak gösterilen “raylı ulaşım” (demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan) fikri, soğuk savaş yıllarında “gömünist amaçlar uğruna” hizmet eden bir araç gibi gösterildi iktidarlar tarafından. Bunun yerine karayolları ve bunların araçları olan motorlu taşıtlar özendirildi. Sonuçta ise “daha fazla karayolu >>> daha fazla araba >>> daha fazla petrol ve türevi yakıtların tüketimi” zincirinin oluşmasına yol açtı, yalnız ülkemizde değil, dünyanın her bir köşesinde bu yöntem uygulandı. Zira işe yarıyordu.
Bu konuda yazılacak türlü sonuçlar var, ülke ekonomilerinin petrole bağımlı olmasından, insanların daha rahat yaşamlara alışıp hareketten kaçınmalarına kadar. Yukarıda anlattığım olaylarda bu sonuçlara sebep olan zihniyetin aynısıdır.
İstanbul’u 21. yüzyılın dünya şehri yapacağını savunan politikacılar ve onların uydurdukları yönetmelikler, 200 yıl önce bisiklete “şeytan icadı” diyen düşünce sisteminin bugünümüzdeki yansımasıdır.